14 Ocak 2013 Pazartesi


     

Cumhurbaşkanı'nın Köşk'ün kapısından ilk kez gireceği anda tekrarı olmayan anonsu çekmek için yaşanan gerginlikti gazetecilik... Başarıyla kaydedilen anons sonrası çekilen temiz ohtu.


 Basın bürosunda kafa kafaya verip Bakanlar Kurulu'na gündem yazmaktı. Gün boyu defalarca anlatıp, bırak izleyiciyi kendini bile inandırma başarısını göstermekti.

Üzerine tek cümlenin kurulmasının bile yasa dışı olduğu MGK öncesi "e ne anlatıyoruz”u sormak, şanslıysan zaten hazırını bulmaktı. Kapalı bir toplantıya gündem yazmaktı gazetecilik. Ki bu aslında mümkün olmayan bir işti. "Bildiğiniz gibi ben de bilmiyorum ama uyduruyorum" demekti kısacası :)


Ankara'nın buz kestiği günlerde, valiliğin sıcak yuvası Behice Eren'de aynı insanları görmek, bir sonraki yıl yaşadığına sevinmekti...


Gün boyu koşturduğun Meclis'ten çıkıp evine geldiğinde zifiri karanlıkta yüz yüze gelmekti... Belki yatırmaya para bulamadığın faturan, belki çağırmaya fırsat bulamadığın tamirci yüzünden.






 Kurban pazarına gidecek kurban olmamak için dua etmekti. Pazara kendini atar atmaz her şeyi unutup çadır çadır gezmek, kurbanlıkların kokusunu büroya taşımaktı. En sevdiklerinden uzak durmaya çalışmak sevmediklerinin yanı başında oturmaktı ;)

Kaç kamyon çıkacak diye iddiaya girdiğin çöp evden tonlarca çöpün çıkarılışını izlemek, en iyi anons uğruna evin orta yerinde dakikalarca durmaktı...



Burnun koku almayı unuttuğundan gittiğin toplantıda neden yan yan baktıklarını anlayamamaktı. Fark ettiğinde utana sıkıla derdini anlatmaya çalışmak sonra pes etmekti....

İzin gününe senin dışında herkesin… Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın, Anayasa Mahkemesi'nin hatta partilerin karar vermesiydi...


Haftalarca süren parti kapatma davasının “kapatılmamasına” kararına partililerden çok sevinmekti. Meslektaşların dışında kimse bilmezdi senin sevindiğinin ertelediğin yıllık iznine kavuşmak olduğunu...

Her resmi tatilde iki kat çalışmak ve bunu normal saymaktı. Cep telefonunu kapatmanın yasak olduğunu kabullenmek, gece yarısı kontrol için arayan genel müdüre "aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor"u dinletmemekti.



Arkadaşların senin evinde, senin doğum günü pastanı kesip yerken, senin Anayasa Mahkemesi'nin kararını beklemendi.

En yakın arkadaşlarının düğününe gidememek, bebeğinin doğumuna yetişememekti. Belki de en garibi bunun normal sayılmasıydı...





Bazen de ödüllendirilmekti... Ödüllerden çok "bu bana değil, kameraman arkadaşıma da ait" dediğinde o gözde gördüğün teşekkür mutlu ederdi.


Arka arkaya girdiğin grup toplantılarında bu da haklı, aa bu da haklı, aaa ama bu da haklı derken yakalamaktı kendini.

Bahçeli'yi dinlediğin aynı sırada sadece 1 saat sonra BDP eş Başkanlarından birini dinlemek. Gelip gittiğin iki uç arasında yaşadığın duygunun adını koyamamaktı. Değil saatin günün bile değiştiği uçak yolculuklarında bile yaşanmıyor o jetlak hali.


Her gün aynı mekanda aynı korumalarla aynı savaşa girmek. Hep yaralı, hep söylene söylene çıkmaktı.

Dilini bile bilmediğin ülkelerde, her şeyi bilirmiş gibi davranabilmekti.
Dünyanın dört bir yanında aynı muameleyi gören o sarı basın kartını taşımaktı. Kendi kimliğini bir kenara koyup kurumunu hatta ülkeni temsil etmekti. 













"Soru yok değil mi arkadaşlar" nidasıyla soru sormamak üzere anlaşıp, ilk kim soracak diye herkesi kolaçan etmekti. Kendi atlattıklarını unutup, haber atlatan arkadaşına saydırmaktı.

Gazetecinin uyukusu gelmez, acıkmaz, yorulmaz... gerekirse yürüyen merdivenin tersine koşar yetişir muhatabına.



Günlerdir tüm hazırlıklarını yaptığın özel haberi gün
ışığına çıkarmanın heyecanını yaşarken, bir başka arkadaşının yaptığını o akşam ekranda izlemekti ...

Sen okeye dönerken bir başkasının oyunu bitirmesi var ya işte tam da o histi işte.


Çoğu kez dayanamayıp kanal değiştirdiğiniz şehit cenazelerini defalaca izleyip, kan ağlayarak yazmak, yarım saat sonra hiç bir şey yokmuş gibi bir konser haberini yazmak zorunda kalmaktı gazetecilik.

Belki, insanların bilet bulmak için çırpındığı konseri en önden izlemekti...

Ya da binlerce genç internete konmasını beklerken, basın toplantı çıkışı soluğu o yetkilinin yanında alıp arkadaşının sınav sonucunu öğrenmekti...




Sahibini bekleyen şampiyonluk kupasıyla futbolculardan önce fotoğraf çektirmekti :)



Ancak terfi adı altında ya da emeğin ödüllendirilmesi adına editör yapılmak değildi...

















Gece- gündüzü unutup arkadaşının yazdığı haberi hallaç pamuğu gibi atmak ya da ajans haberine takla attırmak da değildi...






En azından benim için değildi... Ve bitti... 14 yıl bir anda silinmez bilirim, nokta da değil kimbilir! Belki bir virgül...




Teşekkür edilecek çok fazla usta, mesai arkadaşı ve dost var. Birini bile atlamak çok büyük ayıp bilirim. Tek seferde hepsine teşekkür edip, kızmayacaklarını düşünüp üçünü ayırıyorum.  Sağlık okuyan 18 yaşındaki bir kızın radyoculuk hayaline kavuşması için elinden tutup Ostim Radyo'ya götüren candostum İrfan Değirmenci ve kelimenin tam anlamıyla zorla muhabir yapan abilerin abisi Uğur Çağlar... Ve bana yıllarca sabreden, görüntüsünün hep metinlerimin önüne geçtiği 10 numaralı kameraman Kazım Özbek, hayatımın çıkış kapısı olmayan yerindesiniz.


      









Herkes hakkını helal etsin 
                   dostlar...
      Kırdıklarım, üzdüklerim varsa
                    özür...
     İyi ki tanıdım  hepinizi, iyi ki!