1 Ağustos 2018 Çarşamba

TEŞEKKÜRLER...



Ömrümüzün en güzel dönüm noktasında mutluluğumuza ortak olan tüm canlara sonsuz teşekkürler...  Hayatı kolaylaştıran, yaşanır kılan ailem, varlıkları en büyük zenginliğim olan dostlarım... Ve haketmek için ne yaptığımı hala bilmediğim, her ne ise "iyi ki yapmışım" dediğim ADAM için bin şükür Rabbim!



Dostların söylediği gibi dünyanın en güzel gelini olmadığımı biliyorum. Şükür "Dünyanın en mutlu gelini" olarak yazıyorum her kelimeyi :) 

Ülkenin dört bir yanından düğünümüze gelen akraba ve arkadaşlarımıza, gelinlikçiden kuaföre, makyözden düğün salonu sahibine, fotoğraf çekimini fotoromana çeviren Kazım ve Sami'ye tekrar tekrar teşekkürler.




Düğünlerini, davetlilerin yüzde 60'ının tatilde olduğu zamana denk getirmeyi başaran çift olarak ayrıca biz de bir tebriğinizi alırız :))




26 Eylül 2016 Pazartesi

ARTIK AĞLAMAM LAZIM!

Henüz okula başladığı yılda babasını kaybetmiş bir evlat olarak 52 yaşında kendi çocuklarını yetim, eşini de annesi gibi genç yaşta dul bırakıp gitti…

5 güne ne çok şey sığıyor, hayat ne çok değişiyormuş! Koskoca bir ömre sığacak kadar çok acı ve sevinç birkaç saatte harmanlanıyormuş yaşadık, öğrendik…

Nişan, düğün, sünnet, ilk torun heyecanının iç içe geçtiği güzel bir bayram olacaktı. İlk iki günü kurban telaşı, torun sevinci. 3. gün nişan, 4. gün sünnet heyecanı…  Her mutluluk yarımdı, her kalbin tam da orta yerinde hastanede yatan Salim sancısı vardı. Her tebessüm “keşke burada olsaydı” ile donup kalıyordu yüzlerde.  Sabahında düğün yemeklerinin pişirilmeye, davulun çalmaya başladığı Cuma günü öğle vakti geldi “acı” lafının bile yetmediği ölüm haberi.

40 yaşında vefat eden dedem ardında çoğu okula bile başlamamış 6 yetim bırakmıştı. Amcalarının gelirde bir şey isterler diye kapılarını kilitlediği o zor yıllarda canını dişine takıp 6 çocuk yetiştirdi genç yaşta dul kalan anneannem.  Tarlalara günlüğe giderek, 3 karış toprağı ekip biçerek herkesin örnek gösterdiği namuslu ve vicdanlı 6 insan evladı yetiştirdi. Kadınlığından,  gençliğinden, hayatından vazgeçerek.

Kıt kanaat geçinmeye çalışırken, kazandıkları okulları feda etmek zorunda kalan dayılarım kendileri gibi helal süt emmiş, insan evlatları yetiştirdi.  Hayatın her türlü sınavını çocuk yaşta veren Salim Dayım’ın ödülü mutlu bir yuvada hepsi birbirinden zeki ve iyi niyetli altın gibi 3 evlat yetiştirmek oldu. Hasta yatağındaki babalarına doktorların övgüyle bahsettiği şefkati ve özeni gösteren 3 evlat ve O’nları yetiştiren güzel anneydi eşi.

Düğüne diye gelip de kardeşlerinin ölüm haberini alan yürekleri teselli mümkün değildi, kimsenin de gücü yoktu zaten.  5 kardeşin 5’ine de sorulsa önce hangi kardeşin gelir diye istisnasız Salim derlerdi. Yeğenleri olarak biz de aynı cevabı verirdik kuşkusuz. Diğer kardeşler, dayılar daha az sevildiğinden değil; Salim dayım içine sığmayan sevgiyi hepimize her an kucak kucak sunduğu, 52 yıllık ömründe hiç bağırmadığı, hiç yüzünü asmadığı, hep güldüğü, hep sarıldığı, hep karşısındakini çok değerli hissettirdiği için. Sanırım benim dayım doğuştan engelliydi, kötü ve sevimsiz hiçbir şeyi yapamıyordu.

90’ına merdiven dayamışken evlat acısıyla yüreği kavrulan kendisi değil de evladı öldüğü için kahreden anneannem, babalık yaparak büyüttüğü canını yitiren büyük dayım ve küçük kardeşlerini kaybeden annem, teyzelerim… “Beni bir kere bile kırmadı” dediği kocasını toprağa veren yengem, çocuk yaşta yetim kalan evlatları dururken acıdan bahsetmek bana düşmezdi…

Ama buraya kadar… 
Nihayetinde ben de çocukluğumda kahramanım, gençliğimde hayranı olduğum hep gülen adamı, kadife sesli,  nasıl bu kadar iyi yüreğe sahip olduğunu çözemediğim canım dayımı kaybettim. Nihayet sıra kendi kaybımla yüzleşmeye geldi.


Keşke kızdığın, kırdığın, üzdüğün bir anın olsaydı, o anı düşünerek, öfkelenerek soğutsaydım içimi… 

Cennet mekanın, kabrin nur olsun dayım! Hac’dan facia haberi gelince kendi düğünü yarım kalan, biricik yeğeninin düğününü yarım bırakan, hayatını- bizleri yarım bırakan DAYIM!

3 Kasım 2014 Pazartesi



YİNE AYLARDAN KASIM...

Elimde küçük bir bavulla tek bir tanıdığımın olmadığı Ankara’ya  Üniversite okumak için gelişimin 17.yılı… Bir kaç gün sonra @saadet_ozturk ile tanışacağım (ki o zamanlar Oktay’dı) bir kaç hafta sonra da @degirmencirfan ile. Sonra hayatın akışı değişecek. 

Sağlıkçı olmak yerine haberci bulacağım kendimi. 14 yıl boyunca (coğunlugu gece-gündüz) gündem kazanının içinde kaynayacak, muhabir olarak ölmek isteyen yarı robot bir insana dönüşeceğim (artık editörsün denilene kadar.) Ardından “kendi hayatımı yaşamak istiyorum” krizleri başlayacak. 

KPSS imdada yetişecek. Sonra ilk tercih ve atanma heyecanı, aylardan yine Kasım… Ehliyetimi aldığım, hayatımın ilk ve tek kazasını geçirdiğim, Fenerbahçemin GS’yi 6-0 yendiği o unutulmaz günü 6 Kasım’ı içinde barındıran Kasım…  

Dilini (hala) çözemediğim bürokrasi, cumartesi-pazar… Hayatımın en karmaşık, en dingin, en keyifli, en sancılı 14 ayı başlayacak. A’dan Z’ye değişen hayatımın Z’onguldak bölümü. Her şeyi biliyorum zannettiğim gazetecilik günlerine rahmet okutan, Karadeniz Ereğli günleri. (Korunaklı cam fanustan çıkıp, gerçek hayatla tanışma halleri)

Sonra yine kürkçü dükkanına, şehrime döneceğim ama kalbimin aklımın bir parçasını Karadeniz’in dalgalarına bırakarak. Sonrası… Onu şimdilik ben de bilmiyorum… Kismet :) 

Kasım'da başka olan sadece aşk değil yani... Seni Seviyorum Kasım!





9 Temmuz 2014 Çarşamba

Bu bir futbol yazısı değildir…


Dünyanın en iyi 4 takımının ikisi sahadaydı!
Favori Almanya’ydı ancak Brezilya da boş değildi…

Ancak hiç kimse neredeyse bir bardak su içme aralığında aynı kaleye ard arda atılan 3 golü izleyeceğini düşünmemişti.

Ama oldu… Halı saha maçlarına rahmet okutan maçta tam 8 gol vardı. Ve onlardan sadece biri Almanya’nın kalesine atıldı.

Psikolojik sınırın aşıldığı 5. golden sonra Favele çocukları geldi akıllara. Hani itildikleri gecekondu mahallelerinde açlık - yoklukla mücadele ederken, kupa için harcanan servete isyan eden çocuklar…

“Evsiz İşçiler Hareketi” yürüyüşleriyle isyanları sokağa taşan çocuklar…


"Dünya Kupası’nın tadını kaçırmasın" diye mahalleleri polis tarafından ablukaya alınan, hatta öldürüldükleri dahi iddia edilen çocuklar.


Ne "ev sahibi" olmak ne "Japon hakem zihniyeti" hiç bir şey duramamıştı Favele çocuklarının “AH”larının karşısında.

En günahsız kaleci Julio Cesar’dı bence. Belki de sadece Kova Yaşar’ın anlayabileceği bu acıyı yaşamayı haketmiş miydi? Bence hayır...



                                                          Ama n’aparsın kural bu!!!

14 Ocak 2014 Salı

365 günün ardından...




15 Ocak 2013; Haydi Bismillah… güzel olacak.
15 Ocak 2014; Pişman değilim…

Koca bir yılın, hayatımın en büyük kırılma anının özeti iki kısa cümle aslında. Her gün
“ Hadi iki satır karala Burcu” deyip, sonra “ yarın yazarsın” diyerek geçti kaç gün. 

Memuriyet gerçekten zihniyet meselesi. 
“Tamam! kabul, ömrümün sonuna kadar o kalıbın şeklini almayacağım. Lakin çekiciliğine karşı koymak zor olmuyor değil…

Bir haberi “ sonra yazarım”, “yarın yaparım” deme şansımız yüzde kaçtı? Cevabı hepimiz biliyor o yüzden sessiz kalıyoruz değil mi?

Hayat çok garip, ilginç!
Ankara’dan, Zonguldak’a, televizyondan, memuriyete. Şehir ve iş değil, her şey A’daz Z’ye sil baştan. Gündemin tam da göbeğinde ama hayattan bihaber yaşıyormuşuz. Şimdi anlıyorum ki haberi birbirimiz için yapıyor, atlatıldığımızda boşuna canımızı sıkıyormuşuz J Ekran karşısında izleyen için fark etmiyor.

Ez cümle cumartesi pazarın tatil olmasını sağlayan herkesten Allah razı olsun. Herkese kolay gelsin dostlar. Haber borusunun ummadığınız anlarda patlamadığı nice günlere.

2 Mayıs 2013 Perşembe


Helal Olsun KOCAMAN Yürekli ADAMLAR!

‘Marseille, AEL Limasol'e... Borussia Mönchengladbach, Marseille'e benzemez’

Elemelerde de slogan aynıydı; Victoria Plzen, köy takımı Bate Borisov'a benzemez…

' Ballı Fenerbahçe ilk kez doğru düzgün bir takımla eşleşti, Lazio bu diğerlerine benzemez' e  döndü… Valla biz benzettik… 

Kanarya'ya elenen O 'Avrupa Devi' Lazio köy takımı oluverdi bir anda. Gazozuna oynanan maçlar daha zorlu geçerdi… Öyle dedi dostlar…

'Aha Benfica! Chelsea'yi elerdiniz de Benfica yaş' diyenleri duyduk. Ne tır çarpmışlığımız ne paspaslığımız kaldı malum.

Sonuç: 'Namağlup takım yoktur Fenerbahçe ile oynamamış takım vardır' sözünün sağlamasını yaptık.

Penaltının da en az direkler kadar futbolun içinde olduğunu bildikleri halde 'penaltılarla tur atladılar' diyenlere prim vermemek için gol olmadı Baroni'nin penaltısı kim bilir!

Lazio maçı boyunca küfür yiyen Caner'in turu getirmesi de ilahi mesajdı belki de. 'Çocuk bereketi ile gelir'i her defasında yeniden yaşatmadı mı Salih?

Her şeye, herkese rağmen 3 kulvarda da yaşattığın heyecan ve gurur için teşekkürler Fenerbahçem.

Okunan her Yasin, dökülen her gözyaşı, saniyelerce alamadığımız nefesler, dünyadan koptuğumuz her maç anı, dağıtılan tatlılar… HER ŞEY helali hoş olsun KOCAMAN yürekli adamlar…

14 Ocak 2013 Pazartesi


     

Cumhurbaşkanı'nın Köşk'ün kapısından ilk kez gireceği anda tekrarı olmayan anonsu çekmek için yaşanan gerginlikti gazetecilik... Başarıyla kaydedilen anons sonrası çekilen temiz ohtu.


 Basın bürosunda kafa kafaya verip Bakanlar Kurulu'na gündem yazmaktı. Gün boyu defalarca anlatıp, bırak izleyiciyi kendini bile inandırma başarısını göstermekti.

Üzerine tek cümlenin kurulmasının bile yasa dışı olduğu MGK öncesi "e ne anlatıyoruz”u sormak, şanslıysan zaten hazırını bulmaktı. Kapalı bir toplantıya gündem yazmaktı gazetecilik. Ki bu aslında mümkün olmayan bir işti. "Bildiğiniz gibi ben de bilmiyorum ama uyduruyorum" demekti kısacası :)


Ankara'nın buz kestiği günlerde, valiliğin sıcak yuvası Behice Eren'de aynı insanları görmek, bir sonraki yıl yaşadığına sevinmekti...


Gün boyu koşturduğun Meclis'ten çıkıp evine geldiğinde zifiri karanlıkta yüz yüze gelmekti... Belki yatırmaya para bulamadığın faturan, belki çağırmaya fırsat bulamadığın tamirci yüzünden.






 Kurban pazarına gidecek kurban olmamak için dua etmekti. Pazara kendini atar atmaz her şeyi unutup çadır çadır gezmek, kurbanlıkların kokusunu büroya taşımaktı. En sevdiklerinden uzak durmaya çalışmak sevmediklerinin yanı başında oturmaktı ;)

Kaç kamyon çıkacak diye iddiaya girdiğin çöp evden tonlarca çöpün çıkarılışını izlemek, en iyi anons uğruna evin orta yerinde dakikalarca durmaktı...



Burnun koku almayı unuttuğundan gittiğin toplantıda neden yan yan baktıklarını anlayamamaktı. Fark ettiğinde utana sıkıla derdini anlatmaya çalışmak sonra pes etmekti....

İzin gününe senin dışında herkesin… Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın, Anayasa Mahkemesi'nin hatta partilerin karar vermesiydi...


Haftalarca süren parti kapatma davasının “kapatılmamasına” kararına partililerden çok sevinmekti. Meslektaşların dışında kimse bilmezdi senin sevindiğinin ertelediğin yıllık iznine kavuşmak olduğunu...

Her resmi tatilde iki kat çalışmak ve bunu normal saymaktı. Cep telefonunu kapatmanın yasak olduğunu kabullenmek, gece yarısı kontrol için arayan genel müdüre "aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor"u dinletmemekti.



Arkadaşların senin evinde, senin doğum günü pastanı kesip yerken, senin Anayasa Mahkemesi'nin kararını beklemendi.

En yakın arkadaşlarının düğününe gidememek, bebeğinin doğumuna yetişememekti. Belki de en garibi bunun normal sayılmasıydı...





Bazen de ödüllendirilmekti... Ödüllerden çok "bu bana değil, kameraman arkadaşıma da ait" dediğinde o gözde gördüğün teşekkür mutlu ederdi.


Arka arkaya girdiğin grup toplantılarında bu da haklı, aa bu da haklı, aaa ama bu da haklı derken yakalamaktı kendini.

Bahçeli'yi dinlediğin aynı sırada sadece 1 saat sonra BDP eş Başkanlarından birini dinlemek. Gelip gittiğin iki uç arasında yaşadığın duygunun adını koyamamaktı. Değil saatin günün bile değiştiği uçak yolculuklarında bile yaşanmıyor o jetlak hali.


Her gün aynı mekanda aynı korumalarla aynı savaşa girmek. Hep yaralı, hep söylene söylene çıkmaktı.

Dilini bile bilmediğin ülkelerde, her şeyi bilirmiş gibi davranabilmekti.
Dünyanın dört bir yanında aynı muameleyi gören o sarı basın kartını taşımaktı. Kendi kimliğini bir kenara koyup kurumunu hatta ülkeni temsil etmekti. 













"Soru yok değil mi arkadaşlar" nidasıyla soru sormamak üzere anlaşıp, ilk kim soracak diye herkesi kolaçan etmekti. Kendi atlattıklarını unutup, haber atlatan arkadaşına saydırmaktı.

Gazetecinin uyukusu gelmez, acıkmaz, yorulmaz... gerekirse yürüyen merdivenin tersine koşar yetişir muhatabına.



Günlerdir tüm hazırlıklarını yaptığın özel haberi gün
ışığına çıkarmanın heyecanını yaşarken, bir başka arkadaşının yaptığını o akşam ekranda izlemekti ...

Sen okeye dönerken bir başkasının oyunu bitirmesi var ya işte tam da o histi işte.


Çoğu kez dayanamayıp kanal değiştirdiğiniz şehit cenazelerini defalaca izleyip, kan ağlayarak yazmak, yarım saat sonra hiç bir şey yokmuş gibi bir konser haberini yazmak zorunda kalmaktı gazetecilik.

Belki, insanların bilet bulmak için çırpındığı konseri en önden izlemekti...

Ya da binlerce genç internete konmasını beklerken, basın toplantı çıkışı soluğu o yetkilinin yanında alıp arkadaşının sınav sonucunu öğrenmekti...




Sahibini bekleyen şampiyonluk kupasıyla futbolculardan önce fotoğraf çektirmekti :)



Ancak terfi adı altında ya da emeğin ödüllendirilmesi adına editör yapılmak değildi...

















Gece- gündüzü unutup arkadaşının yazdığı haberi hallaç pamuğu gibi atmak ya da ajans haberine takla attırmak da değildi...






En azından benim için değildi... Ve bitti... 14 yıl bir anda silinmez bilirim, nokta da değil kimbilir! Belki bir virgül...




Teşekkür edilecek çok fazla usta, mesai arkadaşı ve dost var. Birini bile atlamak çok büyük ayıp bilirim. Tek seferde hepsine teşekkür edip, kızmayacaklarını düşünüp üçünü ayırıyorum.  Sağlık okuyan 18 yaşındaki bir kızın radyoculuk hayaline kavuşması için elinden tutup Ostim Radyo'ya götüren candostum İrfan Değirmenci ve kelimenin tam anlamıyla zorla muhabir yapan abilerin abisi Uğur Çağlar... Ve bana yıllarca sabreden, görüntüsünün hep metinlerimin önüne geçtiği 10 numaralı kameraman Kazım Özbek, hayatımın çıkış kapısı olmayan yerindesiniz.


      









Herkes hakkını helal etsin 
                   dostlar...
      Kırdıklarım, üzdüklerim varsa
                    özür...
     İyi ki tanıdım  hepinizi, iyi ki!