9 Temmuz 2014 Çarşamba

Bu bir futbol yazısı değildir…


Dünyanın en iyi 4 takımının ikisi sahadaydı!
Favori Almanya’ydı ancak Brezilya da boş değildi…

Ancak hiç kimse neredeyse bir bardak su içme aralığında aynı kaleye ard arda atılan 3 golü izleyeceğini düşünmemişti.

Ama oldu… Halı saha maçlarına rahmet okutan maçta tam 8 gol vardı. Ve onlardan sadece biri Almanya’nın kalesine atıldı.

Psikolojik sınırın aşıldığı 5. golden sonra Favele çocukları geldi akıllara. Hani itildikleri gecekondu mahallelerinde açlık - yoklukla mücadele ederken, kupa için harcanan servete isyan eden çocuklar…

“Evsiz İşçiler Hareketi” yürüyüşleriyle isyanları sokağa taşan çocuklar…


"Dünya Kupası’nın tadını kaçırmasın" diye mahalleleri polis tarafından ablukaya alınan, hatta öldürüldükleri dahi iddia edilen çocuklar.


Ne "ev sahibi" olmak ne "Japon hakem zihniyeti" hiç bir şey duramamıştı Favele çocuklarının “AH”larının karşısında.

En günahsız kaleci Julio Cesar’dı bence. Belki de sadece Kova Yaşar’ın anlayabileceği bu acıyı yaşamayı haketmiş miydi? Bence hayır...



                                                          Ama n’aparsın kural bu!!!

14 Ocak 2014 Salı

365 günün ardından...




15 Ocak 2013; Haydi Bismillah… güzel olacak.
15 Ocak 2014; Pişman değilim…

Koca bir yılın, hayatımın en büyük kırılma anının özeti iki kısa cümle aslında. Her gün
“ Hadi iki satır karala Burcu” deyip, sonra “ yarın yazarsın” diyerek geçti kaç gün. 

Memuriyet gerçekten zihniyet meselesi. 
“Tamam! kabul, ömrümün sonuna kadar o kalıbın şeklini almayacağım. Lakin çekiciliğine karşı koymak zor olmuyor değil…

Bir haberi “ sonra yazarım”, “yarın yaparım” deme şansımız yüzde kaçtı? Cevabı hepimiz biliyor o yüzden sessiz kalıyoruz değil mi?

Hayat çok garip, ilginç!
Ankara’dan, Zonguldak’a, televizyondan, memuriyete. Şehir ve iş değil, her şey A’daz Z’ye sil baştan. Gündemin tam da göbeğinde ama hayattan bihaber yaşıyormuşuz. Şimdi anlıyorum ki haberi birbirimiz için yapıyor, atlatıldığımızda boşuna canımızı sıkıyormuşuz J Ekran karşısında izleyen için fark etmiyor.

Ez cümle cumartesi pazarın tatil olmasını sağlayan herkesten Allah razı olsun. Herkese kolay gelsin dostlar. Haber borusunun ummadığınız anlarda patlamadığı nice günlere.

2 Mayıs 2013 Perşembe


Helal Olsun KOCAMAN Yürekli ADAMLAR!

‘Marseille, AEL Limasol'e... Borussia Mönchengladbach, Marseille'e benzemez’

Elemelerde de slogan aynıydı; Victoria Plzen, köy takımı Bate Borisov'a benzemez…

' Ballı Fenerbahçe ilk kez doğru düzgün bir takımla eşleşti, Lazio bu diğerlerine benzemez' e  döndü… Valla biz benzettik… 

Kanarya'ya elenen O 'Avrupa Devi' Lazio köy takımı oluverdi bir anda. Gazozuna oynanan maçlar daha zorlu geçerdi… Öyle dedi dostlar…

'Aha Benfica! Chelsea'yi elerdiniz de Benfica yaş' diyenleri duyduk. Ne tır çarpmışlığımız ne paspaslığımız kaldı malum.

Sonuç: 'Namağlup takım yoktur Fenerbahçe ile oynamamış takım vardır' sözünün sağlamasını yaptık.

Penaltının da en az direkler kadar futbolun içinde olduğunu bildikleri halde 'penaltılarla tur atladılar' diyenlere prim vermemek için gol olmadı Baroni'nin penaltısı kim bilir!

Lazio maçı boyunca küfür yiyen Caner'in turu getirmesi de ilahi mesajdı belki de. 'Çocuk bereketi ile gelir'i her defasında yeniden yaşatmadı mı Salih?

Her şeye, herkese rağmen 3 kulvarda da yaşattığın heyecan ve gurur için teşekkürler Fenerbahçem.

Okunan her Yasin, dökülen her gözyaşı, saniyelerce alamadığımız nefesler, dünyadan koptuğumuz her maç anı, dağıtılan tatlılar… HER ŞEY helali hoş olsun KOCAMAN yürekli adamlar…

14 Ocak 2013 Pazartesi


     

Cumhurbaşkanı'nın Köşk'ün kapısından ilk kez gireceği anda tekrarı olmayan anonsu çekmek için yaşanan gerginlikti gazetecilik... Başarıyla kaydedilen anons sonrası çekilen temiz ohtu.


 Basın bürosunda kafa kafaya verip Bakanlar Kurulu'na gündem yazmaktı. Gün boyu defalarca anlatıp, bırak izleyiciyi kendini bile inandırma başarısını göstermekti.

Üzerine tek cümlenin kurulmasının bile yasa dışı olduğu MGK öncesi "e ne anlatıyoruz”u sormak, şanslıysan zaten hazırını bulmaktı. Kapalı bir toplantıya gündem yazmaktı gazetecilik. Ki bu aslında mümkün olmayan bir işti. "Bildiğiniz gibi ben de bilmiyorum ama uyduruyorum" demekti kısacası :)


Ankara'nın buz kestiği günlerde, valiliğin sıcak yuvası Behice Eren'de aynı insanları görmek, bir sonraki yıl yaşadığına sevinmekti...


Gün boyu koşturduğun Meclis'ten çıkıp evine geldiğinde zifiri karanlıkta yüz yüze gelmekti... Belki yatırmaya para bulamadığın faturan, belki çağırmaya fırsat bulamadığın tamirci yüzünden.






 Kurban pazarına gidecek kurban olmamak için dua etmekti. Pazara kendini atar atmaz her şeyi unutup çadır çadır gezmek, kurbanlıkların kokusunu büroya taşımaktı. En sevdiklerinden uzak durmaya çalışmak sevmediklerinin yanı başında oturmaktı ;)

Kaç kamyon çıkacak diye iddiaya girdiğin çöp evden tonlarca çöpün çıkarılışını izlemek, en iyi anons uğruna evin orta yerinde dakikalarca durmaktı...



Burnun koku almayı unuttuğundan gittiğin toplantıda neden yan yan baktıklarını anlayamamaktı. Fark ettiğinde utana sıkıla derdini anlatmaya çalışmak sonra pes etmekti....

İzin gününe senin dışında herkesin… Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın, Anayasa Mahkemesi'nin hatta partilerin karar vermesiydi...


Haftalarca süren parti kapatma davasının “kapatılmamasına” kararına partililerden çok sevinmekti. Meslektaşların dışında kimse bilmezdi senin sevindiğinin ertelediğin yıllık iznine kavuşmak olduğunu...

Her resmi tatilde iki kat çalışmak ve bunu normal saymaktı. Cep telefonunu kapatmanın yasak olduğunu kabullenmek, gece yarısı kontrol için arayan genel müdüre "aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor"u dinletmemekti.



Arkadaşların senin evinde, senin doğum günü pastanı kesip yerken, senin Anayasa Mahkemesi'nin kararını beklemendi.

En yakın arkadaşlarının düğününe gidememek, bebeğinin doğumuna yetişememekti. Belki de en garibi bunun normal sayılmasıydı...





Bazen de ödüllendirilmekti... Ödüllerden çok "bu bana değil, kameraman arkadaşıma da ait" dediğinde o gözde gördüğün teşekkür mutlu ederdi.


Arka arkaya girdiğin grup toplantılarında bu da haklı, aa bu da haklı, aaa ama bu da haklı derken yakalamaktı kendini.

Bahçeli'yi dinlediğin aynı sırada sadece 1 saat sonra BDP eş Başkanlarından birini dinlemek. Gelip gittiğin iki uç arasında yaşadığın duygunun adını koyamamaktı. Değil saatin günün bile değiştiği uçak yolculuklarında bile yaşanmıyor o jetlak hali.


Her gün aynı mekanda aynı korumalarla aynı savaşa girmek. Hep yaralı, hep söylene söylene çıkmaktı.

Dilini bile bilmediğin ülkelerde, her şeyi bilirmiş gibi davranabilmekti.
Dünyanın dört bir yanında aynı muameleyi gören o sarı basın kartını taşımaktı. Kendi kimliğini bir kenara koyup kurumunu hatta ülkeni temsil etmekti. 













"Soru yok değil mi arkadaşlar" nidasıyla soru sormamak üzere anlaşıp, ilk kim soracak diye herkesi kolaçan etmekti. Kendi atlattıklarını unutup, haber atlatan arkadaşına saydırmaktı.

Gazetecinin uyukusu gelmez, acıkmaz, yorulmaz... gerekirse yürüyen merdivenin tersine koşar yetişir muhatabına.



Günlerdir tüm hazırlıklarını yaptığın özel haberi gün
ışığına çıkarmanın heyecanını yaşarken, bir başka arkadaşının yaptığını o akşam ekranda izlemekti ...

Sen okeye dönerken bir başkasının oyunu bitirmesi var ya işte tam da o histi işte.


Çoğu kez dayanamayıp kanal değiştirdiğiniz şehit cenazelerini defalaca izleyip, kan ağlayarak yazmak, yarım saat sonra hiç bir şey yokmuş gibi bir konser haberini yazmak zorunda kalmaktı gazetecilik.

Belki, insanların bilet bulmak için çırpındığı konseri en önden izlemekti...

Ya da binlerce genç internete konmasını beklerken, basın toplantı çıkışı soluğu o yetkilinin yanında alıp arkadaşının sınav sonucunu öğrenmekti...




Sahibini bekleyen şampiyonluk kupasıyla futbolculardan önce fotoğraf çektirmekti :)



Ancak terfi adı altında ya da emeğin ödüllendirilmesi adına editör yapılmak değildi...

















Gece- gündüzü unutup arkadaşının yazdığı haberi hallaç pamuğu gibi atmak ya da ajans haberine takla attırmak da değildi...






En azından benim için değildi... Ve bitti... 14 yıl bir anda silinmez bilirim, nokta da değil kimbilir! Belki bir virgül...




Teşekkür edilecek çok fazla usta, mesai arkadaşı ve dost var. Birini bile atlamak çok büyük ayıp bilirim. Tek seferde hepsine teşekkür edip, kızmayacaklarını düşünüp üçünü ayırıyorum.  Sağlık okuyan 18 yaşındaki bir kızın radyoculuk hayaline kavuşması için elinden tutup Ostim Radyo'ya götüren candostum İrfan Değirmenci ve kelimenin tam anlamıyla zorla muhabir yapan abilerin abisi Uğur Çağlar... Ve bana yıllarca sabreden, görüntüsünün hep metinlerimin önüne geçtiği 10 numaralı kameraman Kazım Özbek, hayatımın çıkış kapısı olmayan yerindesiniz.


      









Herkes hakkını helal etsin 
                   dostlar...
      Kırdıklarım, üzdüklerim varsa
                    özür...
     İyi ki tanıdım  hepinizi, iyi ki!









1 Ekim 2012 Pazartesi

#SeniUnutmayacağızBüyükKaptanAlex


Hakkını helal et kaptan!

14 yıldır hayatımı yazarak kazanıyorum. Yaptığım tek iş bu.

Ne vedalar, ne kazalar, depremler yazdım binlerce meslektaşım gibi işimiz bu.

Gün oldu acıdan bitiremediğim metinlerbaşka bir arkadaşım noktaladı...

Gün oldu, mutluluklan, sevinçten defalarca yazdım aynı cümleyi, müdürden fırça yedim.

Şimdi...

Hala biri çıkıp her şey şaka dese diye bekliyorum! yok mu biri kabus diyecek...
 
Alex gitti.

İşte bunu yazamıyorum, ne yazacağımı bilemiyorum. Var mı öyle bir kelime tek başına her şeyi anlatacak.

Ölüm acısı gibi... Şimdi ki şok hali saydırmalarım, kızgınlığım...
 
Asıl acıyı cenazeyi toprağa verince, eve dönünce, gördüğüm yerlerde göremeyince, elimi uzattığımda... tutamağımda yaşayacağım..

Güle güle büyük kaptan, güle güle Lefter'in emaneti...


 
                                                            #SeniUnutmayacağızBüyükKaptanAlex

24 Ağustos 2012 Cuma

Hakkını helal eder misin şehidim?


Memleketi neresi, tanıdık mı diye baktık...

Tane, tane saydık...
Al bayrağa koli bantlarıyla sardık...
Kimimiz için yakaya asılan bir fotoğraf oldun. Öyle olmasa, ön safta yer tutan zevat babana dirsek atar mıydı?
Kahkaha atar mıydı bir diğeri.
Ana-babanın yıkıldığı o anı çekmek için yarışır mıydık bir birimizle...
Babalarının tabutunu seçemeyen çocuklara bakıp gözyaşı döktükten sonra hangimiz, ne yaptı? Hangimiz tek evladını toprağa veren şehit ana-basının elini öpmeye gittik. Hani “hepimizin anasısın”diyordu ya meydanlar kaç ana yüreğine dokunduk. Kaçının bıraktığı yetimleri sevindirdik bu bayram.
Kendi adıma utanarak söylüyorum. Hiç birini yapmadım. Dua etmekten başka hiçbir şey yapmadım.
O yüzden soruyorum hakkını helal eder misin diye.
Bayram diye değil, yasımız var, şehidimiz var diye astık bayrakları baba ocaklarına.
Caddelerde, sokaklarda o albayrakla tur atıyor gençler. Yerini doldurmaya gidiyor yeni Mehmetçikler. Önceleri “en büyük asker bizim asker” dediklerinde gülerdim.
Dün farkettim ki yapamıyorum, sessiz sessiz dua etmeye başlıyorum. Korkuyorum...
Biz hak etmiyoruz biliyorum ama ağlayan anne, donup kalan baba, karnında- kucağında yetimiyle kalan eş ve en çok da sen hakkıı helal et şehidim.

25 Haziran 2012 Pazartesi

Kıskandım, imrendim , özledim…

Futbolsuz hayat ne renksiz diyen bir toplumun şampiyona dışında kalmasının tarif edilemeyen boşluğuydu aslolan.

Doldurmak için ne çok malzeme buldum. Messi’yi, Ronaldo’yu, Klose’yi, Carroll’u Buffon'u, Cech’i izleyecektim…

Bazılarının nasıl olupta şampiyonaya kaldığına anlam veremediğim maçlarda sanırım daha bir nüksetti “nasıl olur ya nasıl orada olamayız” sancılarım.

Olsun Cüneyt Çakır var… Türk futbolunu  tek başına başarıyla temsil etti devler sahnesinde.

Kanayan yaraya Mesut Özil basmak yetti mi? bilmiyorum. İyi ki var dememek hakkını teslim etmemek olmaz ;)

Almanya kaybedince biz de kaybederiz ruh hali yeni değil. Belki o yüzden sarıldık Almanya’ya. Ama benim umudum Yunanistan’dı. Çeyrek final bileti o yüzden şaşırtmadı belki. Tıpkı bizim gibi futbol ile ağlayıp-gülen bir milletin şu dönemde paradan daha çok ihtiyacı vardı eminim yüz güldüren galibiyetlere. Ama bir yere kadar ;) sonuçta sahada futbol konuşuyor…

İlk düdükte tartışmasız finalim Almanya- İspanya’ydı. Ronaldo’yu daha çok izlemek için sanırım 3’e çıktı adaylarım.

Kıskandım…

Jeneriklik goller, kimi zaman muhteşem oyun her şey güzel… Çok kıskandım çok. Ne olurdu milli marşımız yankılansaydı o stadlarda… Sahi kim bu yokluğun sorumlusu biri çıkıp benim dese  kızıp bağırsak geçer mi üzüntüm.

İmrendim…

Bazen göstere göstere , bazen de bir anda gelen gollere de özendim, tarifsiz sevinci doyasıya yaşayan tribünlere de, sevinçten ağlayanlara da. 

Haklı galibiyetle eledikleri rakiplerini teselli ve tebrik için sıraya giren İtalyan futbolcuları izlerken çok ama çok imrendim, hayıflandım.  Sonra Ziraat Türkiye kupası finalinde el ele veren, sarılan Çubuklular ile Bursasporlu futbolcuları hatırladım… gururlandım...

Özledim…

Tüm bu özenti, haset ve heyecanın içinde anladığım şu ki; ben Alex’i özledim, Volkan’ı özledim, Pinto’yu özledim, futbolu özledim. Günlerdir hani şu “süper lig hiç bitmesin” tanıtımı niye dönüyor zihnimde anladım J

Erken finalin hakemi Cüneyt çakır oldu haberi de tüm bunların üzerine güzel geldi. Ama hadi artık benim ligim başlasın, Çakır düdüğü memleketinde çalsın…

Yine atışalım koyu kırmızılı arkadaşlarla, olur bu da geçer diyelim dünya siyah-beyaz diyen arkadaşlara. Yenildiğimizde “ bugün daha çok Fenerleyim” diyim, kazananı canı yürekten tebrik edeyim… Hatta dur ağzım alışsın  " Tebrikler hak ettiniz arkadaşlar ;) "