Ömrümüzün en güzel dönüm noktasında mutluluğumuza ortak olan tüm canlara sonsuz teşekkürler... Hayatı kolaylaştıran, yaşanır kılan ailem, varlıkları en büyük zenginliğim olan dostlarım... Ve haketmek için ne yaptığımı hala bilmediğim, her ne ise "iyi ki yapmışım" dediğim ADAM için bin şükür Rabbim!
Dostların söylediği gibi dünyanın en güzel gelini olmadığımı biliyorum. Şükür "Dünyanın en mutlu gelini" olarak yazıyorum her kelimeyi :)
Ülkenin dört bir yanından düğünümüze gelen akraba ve arkadaşlarımıza, gelinlikçiden kuaföre, makyözden düğün salonu sahibine, fotoğraf çekimini fotoromana çeviren Kazım ve Sami'ye tekrar tekrar teşekkürler.
Düğünlerini, davetlilerin yüzde 60'ının tatilde olduğu zamana denk getirmeyi başaran çift olarak ayrıca biz de bir tebriğinizi alırız :))
26 Eylül 2016 Pazartesi
ARTIK
AĞLAMAM LAZIM!
Henüz okula başladığı yılda
babasını kaybetmiş bir evlat olarak 52 yaşında kendi çocuklarını yetim, eşini
de annesi gibi genç yaşta dul bırakıp gitti…
5 güne ne çok şey sığıyor, hayat
ne çok değişiyormuş! Koskoca bir ömre sığacak kadar çok acı ve sevinç birkaç saatte
harmanlanıyormuş yaşadık, öğrendik…
Nişan, düğün, sünnet, ilk torun heyecanının
iç içe geçtiği güzel bir bayram olacaktı. İlk iki günü kurban telaşı, torun sevinci.
3. gün nişan, 4. gün sünnet heyecanı… Her
mutluluk yarımdı, her kalbin tam da orta yerinde hastanede yatan Salim sancısı
vardı. Her tebessüm “keşke burada olsaydı” ile donup kalıyordu yüzlerde. Sabahında düğün yemeklerinin pişirilmeye,
davulun çalmaya başladığı Cuma günü öğle vakti geldi “acı” lafının bile
yetmediği ölüm haberi.
40 yaşında vefat eden dedem
ardında çoğu okula bile başlamamış 6 yetim bırakmıştı. Amcalarının gelirde bir
şey isterler diye kapılarını kilitlediği o zor yıllarda canını dişine takıp 6
çocuk yetiştirdi genç yaşta dul kalan anneannem. Tarlalara günlüğe giderek, 3 karış toprağı
ekip biçerek herkesin örnek gösterdiği namuslu ve vicdanlı 6 insan evladı
yetiştirdi. Kadınlığından, gençliğinden,
hayatından vazgeçerek.
Kıt kanaat geçinmeye çalışırken,
kazandıkları okulları feda etmek zorunda kalan dayılarım kendileri gibi helal
süt emmiş, insan evlatları yetiştirdi.
Hayatın her türlü sınavını çocuk yaşta veren Salim Dayım’ın ödülü mutlu
bir yuvada hepsi birbirinden zeki ve iyi niyetli altın gibi 3 evlat yetiştirmek
oldu. Hasta yatağındaki babalarına doktorların övgüyle bahsettiği şefkati ve
özeni gösteren 3 evlat ve O’nları yetiştiren güzel anneydi eşi.
Düğüne diye gelip de
kardeşlerinin ölüm haberini alan yürekleri teselli mümkün değildi, kimsenin de
gücü yoktu zaten. 5 kardeşin 5’ine de
sorulsa önce hangi kardeşin gelir diye istisnasız Salim derlerdi. Yeğenleri
olarak biz de aynı cevabı verirdik kuşkusuz. Diğer kardeşler, dayılar daha az
sevildiğinden değil; Salim dayım içine sığmayan sevgiyi hepimize her an kucak
kucak sunduğu, 52 yıllık ömründe hiç bağırmadığı, hiç yüzünü asmadığı, hep
güldüğü, hep sarıldığı, hep karşısındakini çok değerli hissettirdiği için.
Sanırım benim dayım doğuştan engelliydi, kötü ve sevimsiz hiçbir şeyi
yapamıyordu.
90’ına merdiven dayamışken evlat
acısıyla yüreği kavrulan kendisi değil de evladı öldüğü için kahreden
anneannem, babalık yaparak büyüttüğü canını yitiren büyük dayım ve küçük
kardeşlerini kaybeden annem, teyzelerim… “Beni bir kere bile kırmadı” dediği
kocasını toprağa veren yengem, çocuk yaşta yetim kalan evlatları dururken
acıdan bahsetmek bana düşmezdi…
Ama buraya kadar…
Nihayetinde ben
de çocukluğumda kahramanım, gençliğimde hayranı olduğum hep gülen adamı, kadife
sesli, nasıl bu kadar iyi yüreğe sahip
olduğunu çözemediğim canım dayımı kaybettim. Nihayet sıra kendi kaybımla
yüzleşmeye geldi.
Keşke kızdığın, kırdığın, üzdüğün
bir anın olsaydı, o anı düşünerek, öfkelenerek soğutsaydım içimi…
Cennet
mekanın, kabrin nur olsun dayım! Hac’dan facia haberi gelince kendi düğünü
yarım kalan, biricik yeğeninin düğününü yarım bırakan, hayatını- bizleri yarım
bırakan DAYIM!
3 Kasım 2014 Pazartesi
YİNE AYLARDAN KASIM... Elimde
küçük bir bavulla tek bir tanıdığımın olmadığı Ankara’yaÜniversite okumak için gelişimin 17.yılı… Bir
kaç gün sonra @saadet_ozturk ile tanışacağım (ki o zamanlar Oktay’dı) bir kaç hafta
sonra da @degirmencirfan ile. Sonra hayatın akışı değişecek.
Sağlıkçı olmak yerine
haberci bulacağım kendimi. 14 yıl boyunca (coğunlugu gece-gündüz) gündem
kazanının içinde kaynayacak,muhabir
olarak ölmek isteyen yarı robot bir insana dönüşeceğim (artık editörsün
denilene kadar.) Ardından “kendi hayatımı yaşamak istiyorum” krizleri başlayacak.
KPSS imdada yetişecek. Sonra ilk tercih ve atanma heyecanı, aylardan yine
Kasım… Ehliyetimi aldığım, hayatımın ilk ve tek kazasını geçirdiğim,
Fenerbahçemin GS’yi 6-0 yendiği o unutulmaz günü 6 Kasım’ı içinde barındıran
Kasım…
Dilini (hala) çözemediğim
bürokrasi, cumartesi-pazar… Hayatımın en karmaşık, en dingin, en keyifli, en
sancılı 14 ayı başlayacak. A’dan Z’ye değişen hayatımın Z’onguldak bölümü. Her
şeyi biliyorum zannettiğim gazetecilik günlerine rahmet okutan, Karadeniz
Ereğli günleri. (Korunaklı cam fanustan çıkıp, gerçek hayatla tanışma halleri)
Sonra yine kürkçü dükkanına, şehrime döneceğim ama kalbimin aklımın bir
parçasını Karadeniz’in dalgalarına bırakarak. Sonrası… Onu şimdilik ben de
bilmiyorum… Kismet :)
Kasım'da başka olan sadece aşk değil yani... Seni Seviyorum Kasım!
9 Temmuz 2014 Çarşamba
Bu bir futbol yazısı değildir…
Dünyanın en iyi 4 takımının ikisi sahadaydı!
Favori Almanya’ydı ancak Brezilya da boş değildi…
Ancak hiç kimse neredeyse bir bardak su içme aralığında aynı kaleye ard arda atılan 3 golü izleyeceğini düşünmemişti.
Ama oldu… Halı saha maçlarına rahmet okutan maçta tam 8 gol vardı. Ve onlardan sadece biri Almanya’nın kalesine atıldı.
Psikolojik sınırın aşıldığı 5. golden sonra Favele çocukları geldi akıllara. Hani itildikleri gecekondu mahallelerinde açlık - yoklukla mücadele ederken, kupa için harcanan servete isyan eden çocuklar…
Koca bir yılın, hayatımın en büyük kırılma anının özeti iki
kısa cümle aslında. Her gün
“ Hadi iki satır karala Burcu” deyip, sonra “ yarın
yazarsın” diyerek geçti kaç gün.
Memuriyet gerçekten zihniyet meselesi.
“Tamam! kabul,
ömrümün sonuna kadar o kalıbın şeklini almayacağım. Lakin çekiciliğine karşı
koymak zor olmuyor değil…
Bir haberi “ sonra yazarım”, “yarın yaparım” deme şansımız
yüzde kaçtı? Cevabı hepimiz biliyor o yüzden sessiz kalıyoruz değil mi?
Hayat çok garip, ilginç!
Ankara’dan, Zonguldak’a,
televizyondan, memuriyete. Şehir ve iş değil, her şey A’daz Z’ye sil baştan.
Gündemin tam da göbeğinde ama hayattan bihaber yaşıyormuşuz. Şimdi anlıyorum ki
haberi birbirimiz için yapıyor, atlatıldığımızda boşuna canımızı sıkıyormuşuz J
Ekran karşısında izleyen için fark etmiyor.
Ez cümle cumartesi pazarın tatil olmasını sağlayan herkesten
Allah razı olsun. Herkese kolay gelsin dostlar. Haber borusunun
ummadığınız anlarda patlamadığı nice günlere.
Elemelerde de slogan aynıydı; Victoria Plzen, köy takımı Bate Borisov'a benzemez…
' Ballı Fenerbahçe ilk kez doğru düzgün bir takımla eşleşti, Lazio bu diğerlerine benzemez' edöndü… Valla biz benzettik…
Kanarya'ya elenen O 'Avrupa Devi' Lazio köy takımı oluverdi bir anda. Gazozuna oynanan maçlar daha zorlu geçerdi… Öyle dedi dostlar…
'Aha Benfica! Chelsea'yi elerdiniz de Benfica yaş' diyenleri duyduk. Ne tır çarpmışlığımız ne paspaslığımız kaldı malum.
Sonuç: 'Namağlup takım yoktur Fenerbahçe ile oynamamış takım vardır' sözünün sağlamasını yaptık.
Penaltının da en az direkler kadar futbolun içinde olduğunu bildikleri halde 'penaltılarla tur atladılar' diyenlere prim vermemek için gol olmadı Baroni'nin penaltısı kim bilir!
Lazio maçı boyunca küfür yiyen Caner'in turu getirmesi de ilahi mesajdı belki de. 'Çocuk bereketi ile gelir'i her defasında yeniden yaşatmadı mı Salih?
Her şeye, herkese rağmen 3 kulvarda da yaşattığın heyecan ve gurur için teşekkürler Fenerbahçem.
Okunan her Yasin, dökülen her gözyaşı, saniyelerce alamadığımız nefesler, dünyadan koptuğumuz her maç anı, dağıtılan tatlılar… HER ŞEY helali hoş olsun KOCAMAN yürekli adamlar…
14 Ocak 2013 Pazartesi
Cumhurbaşkanı'nın Köşk'ün kapısından ilk kez gireceği anda tekrarı olmayan anonsu çekmek için yaşanan gerginlikti gazetecilik... Başarıyla kaydedilen anons sonrası çekilen temiz ohtu.
Basın bürosunda kafa kafaya verip Bakanlar Kurulu'na gündem yazmaktı. Gün boyu defalarca anlatıp, bırak izleyiciyi kendini bile inandırma başarısını göstermekti.
Üzerine tek cümlenin kurulmasının bile yasa dışı olduğu MGK öncesi "e ne anlatıyoruz”u sormak, şanslıysan zaten hazırını bulmaktı. Kapalı bir toplantıya gündem yazmaktı gazetecilik. Ki bu aslında mümkün olmayan bir işti. "Bildiğiniz gibi ben de bilmiyorum ama uyduruyorum" demekti kısacası :)
Ankara'nın buz kestiği günlerde, valiliğin sıcak yuvası Behice Eren'de aynı insanları görmek, bir sonraki yıl yaşadığına sevinmekti...
Gün boyu koşturduğun Meclis'ten çıkıp evine geldiğinde zifiri karanlıkta yüz yüze gelmekti... Belki yatırmaya para bulamadığın faturan, belki çağırmaya fırsat bulamadığın tamirci yüzünden.
Kurban pazarına gidecek kurban olmamak için dua etmekti. Pazara kendini atar atmaz her şeyi unutup çadır çadır gezmek, kurbanlıkların kokusunu büroya taşımaktı. En sevdiklerinden uzak durmaya çalışmak sevmediklerinin yanı başında oturmaktı ;)
Kaç kamyon çıkacak diye iddiaya girdiğin çöp evden tonlarca çöpün çıkarılışını izlemek, en iyi anons uğruna evin orta yerinde dakikalarca durmaktı...
Burnun koku almayı unuttuğundan gittiğin toplantıda neden yan yan baktıklarını anlayamamaktı. Fark ettiğinde utana sıkıla derdini anlatmaya çalışmak sonra pes etmekti....
İzin gününe senin dışında herkesin… Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın, Anayasa Mahkemesi'nin hatta partilerin karar vermesiydi...
Haftalarca süren parti kapatma davasının “kapatılmamasına” kararına partililerden çok sevinmekti. Meslektaşların dışında kimse bilmezdi senin sevindiğinin ertelediğin yıllık iznine kavuşmak olduğunu...
Her resmi tatilde iki kat çalışmak ve bunu normal saymaktı. Cep telefonunu kapatmanın yasak olduğunu kabullenmek, gece yarısı kontrol için arayan genel müdüre "aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor"u dinletmemekti.
Arkadaşların senin evinde, senin doğum günü pastanı kesip yerken, senin Anayasa Mahkemesi'nin kararını beklemendi.
En yakın arkadaşlarının düğününe gidememek, bebeğinin doğumuna yetişememekti. Belki de en garibi bunun normal sayılmasıydı...
Bazen de ödüllendirilmekti... Ödüllerden çok "bu bana değil, kameraman arkadaşıma da ait" dediğinde o gözde gördüğün teşekkür mutlu ederdi.
Arka arkaya girdiğin grup toplantılarında bu da haklı, aa bu da haklı, aaa ama bu da haklı derken yakalamaktı kendini.
Bahçeli'yi dinlediğin aynı sırada sadece 1 saat sonra BDP eş Başkanlarından birini dinlemek. Gelip gittiğin iki uç arasında yaşadığın duygunun adını koyamamaktı. Değil saatin günün bile değiştiği uçak yolculuklarında bile yaşanmıyor o jetlak hali.
Her gün aynı mekanda aynı korumalarla aynı savaşa girmek. Hep yaralı, hep söylene söylene çıkmaktı.
Dilini bile bilmediğin ülkelerde, her şeyi bilirmiş gibi davranabilmekti.
Dünyanın dört bir yanında aynı muameleyi gören o sarı basın kartını taşımaktı. Kendi kimliğini bir kenara koyup kurumunu hatta ülkeni temsil etmekti.
"Soru yok değil mi arkadaşlar" nidasıyla soru sormamak üzere anlaşıp, ilk kim soracak diye herkesi kolaçan etmekti. Kendi atlattıklarını unutup, haber atlatan arkadaşına saydırmaktı.
Günlerdir tüm hazırlıklarını yaptığın özel haberi gün ışığına çıkarmanın heyecanını yaşarken, bir başka arkadaşının yaptığını o akşam ekranda izlemekti ...
Sen okeye dönerken bir başkasının oyunu bitirmesi var ya işte tam da o histi işte.
Çoğu kez dayanamayıp kanal değiştirdiğiniz şehit cenazelerini defalaca izleyip, kan ağlayarak yazmak, yarım saat sonra hiç bir şey yokmuş gibi bir konser haberini yazmak zorunda kalmaktı gazetecilik.
Belki, insanların bilet bulmak için çırpındığı konseri en önden izlemekti...
Ya da binlerce genç internete konmasını beklerken, basın toplantı çıkışı soluğu o yetkilinin yanında alıp arkadaşının sınav sonucunu öğrenmekti...
Sahibini bekleyen şampiyonluk kupasıyla futbolculardan önce fotoğraf çektirmekti :)
Ancak terfi adı altında ya da emeğin ödüllendirilmesi adına editör yapılmak değildi...
Gece- gündüzü unutup arkadaşının yazdığı haberi hallaç pamuğu gibi atmak ya da ajans haberine takla attırmak da değildi...
En azından benim için değildi... Ve bitti... 14 yıl bir anda silinmez bilirim, nokta da değil kimbilir! Belki bir virgül...
Teşekkür edilecek çok fazla usta, mesai arkadaşı ve dost var. Birini bile atlamak çok büyük ayıp bilirim. Tek seferde hepsine teşekkür edip, kızmayacaklarını düşünüp üçünü ayırıyorum. Sağlık okuyan 18 yaşındaki bir kızın radyoculuk hayaline kavuşması için elinden tutup Ostim Radyo'ya götüren candostum İrfan Değirmenci ve kelimenin tam anlamıyla zorla muhabir yapan abilerin abisi Uğur Çağlar... Ve bana yıllarca sabreden, görüntüsünün hep metinlerimin önüne geçtiği 10 numaralı kameraman Kazım Özbek, hayatımın çıkış kapısı olmayan yerindesiniz.
Herkes hakkını helal etsin
dostlar...
Kırdıklarım, üzdüklerim varsa
özür...
İyi ki tanıdım hepinizi, iyi ki!
Kimimiz için yakaya asılan bir fotoğraf oldun. Öyle olmasa, ön safta yer tutan zevat babana dirsek atar mıydı?
Kahkaha atar mıydı bir diğeri.
Ana-babanın yıkıldığı o anı çekmek için yarışır mıydık bir birimizle...
Babalarının tabutunu seçemeyen çocuklara bakıp gözyaşı döktükten sonra hangimiz, ne yaptı? Hangimiz tek evladını toprağa veren şehit ana-basının elini öpmeye gittik. Hani “hepimizin anasısın”diyordu ya meydanlar kaç ana yüreğine dokunduk. Kaçının bıraktığı yetimleri sevindirdik bu bayram.
Kendi adıma utanarak söylüyorum. Hiç birini yapmadım. Dua etmekten başka hiçbir şey yapmadım.
O yüzden soruyorum hakkını helal eder misin diye.
Bayram diye değil, yasımız var, şehidimiz var diye astık bayrakları baba ocaklarına.
Caddelerde, sokaklarda o albayrakla tur atıyor gençler. Yerini doldurmaya gidiyor yeni Mehmetçikler. Önceleri “en büyük asker bizim asker” dediklerinde gülerdim.
Dün farkettim ki yapamıyorum, sessiz sessiz dua etmeye başlıyorum. Korkuyorum...
Biz hak etmiyoruz biliyorum ama ağlayan anne, donup kalan baba, karnında- kucağında yetimiyle kalan eş ve en çok da sen hakkıı helal et şehidim.
25 Haziran 2012 Pazartesi
Kıskandım, imrendim , özledim…
Futbolsuz hayat ne renksiz diyen bir toplumun şampiyona dışında kalmasının tarif edilemeyen boşluğuydu aslolan.
Doldurmak için ne çok malzeme buldum. Messi’yi, Ronaldo’yu, Klose’yi, Carroll’uBuffon'u, Cech’i izleyecektim…
Bazılarının nasıl olupta şampiyonaya kaldığına anlam veremediğim maçlarda sanırım daha bir nüksetti “nasıl olur ya nasıl orada olamayız” sancılarım.
Olsun Cüneyt Çakır var… Türk futbolunu tek başına başarıyla temsil etti devler sahnesinde.
Kanayan yaraya Mesut Özil basmak yetti mi? bilmiyorum. İyi ki var dememek hakkını teslim etmemek olmaz ;)
Almanya kaybedince biz de kaybederiz ruh hali yeni değil. Belki o yüzden sarıldık Almanya’ya. Ama benim umudum Yunanistan’dı. Çeyrek final bileti o yüzden şaşırtmadı belki. Tıpkı bizim gibi futbol ile ağlayıp-gülen bir milletin şu dönemde paradan daha çok ihtiyacı vardı eminim yüz güldüren galibiyetlere. Ama bir yere kadar ;) sonuçta sahada futbol konuşuyor…
İlk düdükte tartışmasız finalim Almanya- İspanya’ydı. Ronaldo’yu daha çok izlemek için sanırım 3’e çıktı adaylarım.
Kıskandım…
Jeneriklik goller, kimi zaman muhteşem oyun her şey güzel… Çok kıskandım çok. Ne olurdu milli marşımız yankılansaydı o stadlarda… Sahi kim bu yokluğun sorumlusu biri çıkıp benim dese kızıp bağırsak geçer mi üzüntüm.
İmrendim…
Bazen göstere göstere , bazen de bir anda gelen gollere de özendim, tarifsiz sevinci doyasıya yaşayan tribünlere de, sevinçten ağlayanlara da.
Haklı galibiyetle eledikleri rakiplerini teselli ve tebrik için sıraya giren İtalyan futbolcuları izlerken çok ama çok imrendim, hayıflandım.Sonra Ziraat Türkiye kupası finalinde el ele veren, sarılan Çubuklular ile Bursasporlu futbolcuları hatırladım… gururlandım...
Özledim…
Tüm bu özenti, haset ve heyecanın içinde anladığım şu ki; ben Alex’i özledim, Volkan’ı özledim, Pinto’yu özledim, futbolu özledim. Günlerdir hani şu “süper lig hiç bitmesin” tanıtımı niye dönüyor zihnimde anladım J
Erken finalin hakemi Cüneyt çakır oldu haberi de tüm bunların üzerine güzel geldi. Ama hadi artık benim ligim başlasın, Çakır düdüğü memleketinde çalsın…
Yine atışalım koyu kırmızılı arkadaşlarla, olur bu da geçer diyelim dünya siyah-beyaz diyen arkadaşlara. Yenildiğimizde “ bugün daha çok Fenerleyim” diyim, kazananı canı yürekten tebrik edeyim… Hatta dur ağzım alışsın " Tebrikler hak ettiniz arkadaşlar ;) "
13 Mayıs 2012 Pazar
Canın Sağolsun Fenerbahçem…
Susmak günü mü… bence değil…
Her maça ligden düşürülme tehdidi ile çıkan“çubuklular”böyle bir sezonu iki final oynayarak noktalıyor ise yapılacak tek şey alkışlamaktır.
“Ne mutlu Fenerbahçeliyim” demektir yapılacak en doğru şey…
Böylesi bir sezonda hiçbir futbolcumuzun, hiçbir yöneticimizin, tek bir taraftarımızın bile emeğinin, yüreğinin karşılığı olacak kupa yok dünya üzerinde.
O yüzden taraftar “Kupanız sizin olsun bize Aziz Yıldırım’ı verin” diyor. “Şampiyonluğunuz da kupanız da sizin olsun Fenerbahçe’me taş atan elleriniz kırılsın” diye boşuna bağırmıyor Trabzon sokaklarında takım otobüsü taşlanırken.
O yüzden 12 numara tek bir gol ile kaçan şampiyonluk sonrası #CaninSagolsunFenerbahcem'i tt yaptı gururla...
9 puan geride kalınan sezonda kimsenin umru değildi şampiyon olmak. Ya da 5 puan geride başlanılan süper finalde son maçta “ o kupayı Saraçoğlu’nda kaldıracağız” diye ortaya dökülmeseydi Galatasaraylılar inanın yine de kimsenin umru olmayacaktı.
Bir tek gol değiştirecekti şampiyonun adını. Olmadı. Beraberlik yetti GS’ye.
Keşke GS o kupayı Saraçoğlu’nda , Sarı-Lacivertlilerin alkışları arasında kaldırabilseydi. Ne kadar ağır olduğunu biliyorum . Ama buna yüreği yetecek sadece Fenerbahçe taraftarıydı. Böylesi bir sezonda tüm dünyaya direnerek bir arada duran taraftardı Çubuklular.
Hangi takım tek bir beden gibi kenetlenebilirdi bizden başka. Keşke bunu da yapabilseydik. Kabul birileri yine şapka çıkarıp alkışlamayacaktı tamam çok üzülecektik ama biz yapamadıysak bu bir daha yapılamayacak demektir. Keşke yapabilseydik…
Canı en zayıf yerinden yanmış, hayal kırıklığının ortasında kalmış, kendi mabedine saldıracak kadar kendini kaybetmiş “taraftar”ın üzerine biber gazı sıkmak! İşte o konuda lal oluyor dilim…
Her şeye rağmen tebrikler GS!
Tebrikler hala yenilmez olan Fenerbahçem…
Tek tek alkışlıyorum… Tek tekteşekkür ediyorum.
Aziz Yıldırım... Oley!
Nihat Özdemir...Oley!
Ali Koç... Oley!
Şekip Mosturoğlu...Oley!
Aykut Kocaman...Oley!
Volkan Demirel…. Oley!
Fehmi Mert Günok… Oley!
Reto Zıgler… Oley!
Bekir İrtegün… Oley!
Josepp Yobo … Oley!
Serdar Kesimal… Oley!
Bilica… Oley!
Orhan Şam… Oley!
Gökhan Gönül… Oley!
Emre Belözoğlu… Oley!
Sezer Öztürk… Oley!
Cristian Baroni...Oley!
Özer Hurmacı...Oley!
Özgür Çek...Oley!
Selçuk Şahin...Oley!
Mehmet Topuz...Oley!
Caner Erkin...Oley!
Issiar Dia...Oley!
Recep Niyaz...Oley!
Moussa Sow...Oley!
Henri Bienvenu...Oley!
Semih Şentürk...Oley!
Orkun Yazgan ve adını unuttuğum onlarca insan...
Ordinaryus LEFTER'i, şeytan Rıdvan'ı da unutmadan tabi.