14 Ocak 2013 Pazartesi


     

Cumhurbaşkanı'nın Köşk'ün kapısından ilk kez gireceği anda tekrarı olmayan anonsu çekmek için yaşanan gerginlikti gazetecilik... Başarıyla kaydedilen anons sonrası çekilen temiz ohtu.


 Basın bürosunda kafa kafaya verip Bakanlar Kurulu'na gündem yazmaktı. Gün boyu defalarca anlatıp, bırak izleyiciyi kendini bile inandırma başarısını göstermekti.

Üzerine tek cümlenin kurulmasının bile yasa dışı olduğu MGK öncesi "e ne anlatıyoruz”u sormak, şanslıysan zaten hazırını bulmaktı. Kapalı bir toplantıya gündem yazmaktı gazetecilik. Ki bu aslında mümkün olmayan bir işti. "Bildiğiniz gibi ben de bilmiyorum ama uyduruyorum" demekti kısacası :)


Ankara'nın buz kestiği günlerde, valiliğin sıcak yuvası Behice Eren'de aynı insanları görmek, bir sonraki yıl yaşadığına sevinmekti...


Gün boyu koşturduğun Meclis'ten çıkıp evine geldiğinde zifiri karanlıkta yüz yüze gelmekti... Belki yatırmaya para bulamadığın faturan, belki çağırmaya fırsat bulamadığın tamirci yüzünden.






 Kurban pazarına gidecek kurban olmamak için dua etmekti. Pazara kendini atar atmaz her şeyi unutup çadır çadır gezmek, kurbanlıkların kokusunu büroya taşımaktı. En sevdiklerinden uzak durmaya çalışmak sevmediklerinin yanı başında oturmaktı ;)

Kaç kamyon çıkacak diye iddiaya girdiğin çöp evden tonlarca çöpün çıkarılışını izlemek, en iyi anons uğruna evin orta yerinde dakikalarca durmaktı...



Burnun koku almayı unuttuğundan gittiğin toplantıda neden yan yan baktıklarını anlayamamaktı. Fark ettiğinde utana sıkıla derdini anlatmaya çalışmak sonra pes etmekti....

İzin gününe senin dışında herkesin… Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın, Anayasa Mahkemesi'nin hatta partilerin karar vermesiydi...


Haftalarca süren parti kapatma davasının “kapatılmamasına” kararına partililerden çok sevinmekti. Meslektaşların dışında kimse bilmezdi senin sevindiğinin ertelediğin yıllık iznine kavuşmak olduğunu...

Her resmi tatilde iki kat çalışmak ve bunu normal saymaktı. Cep telefonunu kapatmanın yasak olduğunu kabullenmek, gece yarısı kontrol için arayan genel müdüre "aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor"u dinletmemekti.



Arkadaşların senin evinde, senin doğum günü pastanı kesip yerken, senin Anayasa Mahkemesi'nin kararını beklemendi.

En yakın arkadaşlarının düğününe gidememek, bebeğinin doğumuna yetişememekti. Belki de en garibi bunun normal sayılmasıydı...





Bazen de ödüllendirilmekti... Ödüllerden çok "bu bana değil, kameraman arkadaşıma da ait" dediğinde o gözde gördüğün teşekkür mutlu ederdi.


Arka arkaya girdiğin grup toplantılarında bu da haklı, aa bu da haklı, aaa ama bu da haklı derken yakalamaktı kendini.

Bahçeli'yi dinlediğin aynı sırada sadece 1 saat sonra BDP eş Başkanlarından birini dinlemek. Gelip gittiğin iki uç arasında yaşadığın duygunun adını koyamamaktı. Değil saatin günün bile değiştiği uçak yolculuklarında bile yaşanmıyor o jetlak hali.


Her gün aynı mekanda aynı korumalarla aynı savaşa girmek. Hep yaralı, hep söylene söylene çıkmaktı.

Dilini bile bilmediğin ülkelerde, her şeyi bilirmiş gibi davranabilmekti.
Dünyanın dört bir yanında aynı muameleyi gören o sarı basın kartını taşımaktı. Kendi kimliğini bir kenara koyup kurumunu hatta ülkeni temsil etmekti. 













"Soru yok değil mi arkadaşlar" nidasıyla soru sormamak üzere anlaşıp, ilk kim soracak diye herkesi kolaçan etmekti. Kendi atlattıklarını unutup, haber atlatan arkadaşına saydırmaktı.

Gazetecinin uyukusu gelmez, acıkmaz, yorulmaz... gerekirse yürüyen merdivenin tersine koşar yetişir muhatabına.



Günlerdir tüm hazırlıklarını yaptığın özel haberi gün
ışığına çıkarmanın heyecanını yaşarken, bir başka arkadaşının yaptığını o akşam ekranda izlemekti ...

Sen okeye dönerken bir başkasının oyunu bitirmesi var ya işte tam da o histi işte.


Çoğu kez dayanamayıp kanal değiştirdiğiniz şehit cenazelerini defalaca izleyip, kan ağlayarak yazmak, yarım saat sonra hiç bir şey yokmuş gibi bir konser haberini yazmak zorunda kalmaktı gazetecilik.

Belki, insanların bilet bulmak için çırpındığı konseri en önden izlemekti...

Ya da binlerce genç internete konmasını beklerken, basın toplantı çıkışı soluğu o yetkilinin yanında alıp arkadaşının sınav sonucunu öğrenmekti...




Sahibini bekleyen şampiyonluk kupasıyla futbolculardan önce fotoğraf çektirmekti :)



Ancak terfi adı altında ya da emeğin ödüllendirilmesi adına editör yapılmak değildi...

















Gece- gündüzü unutup arkadaşının yazdığı haberi hallaç pamuğu gibi atmak ya da ajans haberine takla attırmak da değildi...






En azından benim için değildi... Ve bitti... 14 yıl bir anda silinmez bilirim, nokta da değil kimbilir! Belki bir virgül...




Teşekkür edilecek çok fazla usta, mesai arkadaşı ve dost var. Birini bile atlamak çok büyük ayıp bilirim. Tek seferde hepsine teşekkür edip, kızmayacaklarını düşünüp üçünü ayırıyorum.  Sağlık okuyan 18 yaşındaki bir kızın radyoculuk hayaline kavuşması için elinden tutup Ostim Radyo'ya götüren candostum İrfan Değirmenci ve kelimenin tam anlamıyla zorla muhabir yapan abilerin abisi Uğur Çağlar... Ve bana yıllarca sabreden, görüntüsünün hep metinlerimin önüne geçtiği 10 numaralı kameraman Kazım Özbek, hayatımın çıkış kapısı olmayan yerindesiniz.


      









Herkes hakkını helal etsin 
                   dostlar...
      Kırdıklarım, üzdüklerim varsa
                    özür...
     İyi ki tanıdım  hepinizi, iyi ki!









1 Ekim 2012 Pazartesi

#SeniUnutmayacağızBüyükKaptanAlex


Hakkını helal et kaptan!

14 yıldır hayatımı yazarak kazanıyorum. Yaptığım tek iş bu.

Ne vedalar, ne kazalar, depremler yazdım binlerce meslektaşım gibi işimiz bu.

Gün oldu acıdan bitiremediğim metinlerbaşka bir arkadaşım noktaladı...

Gün oldu, mutluluklan, sevinçten defalarca yazdım aynı cümleyi, müdürden fırça yedim.

Şimdi...

Hala biri çıkıp her şey şaka dese diye bekliyorum! yok mu biri kabus diyecek...
 
Alex gitti.

İşte bunu yazamıyorum, ne yazacağımı bilemiyorum. Var mı öyle bir kelime tek başına her şeyi anlatacak.

Ölüm acısı gibi... Şimdi ki şok hali saydırmalarım, kızgınlığım...
 
Asıl acıyı cenazeyi toprağa verince, eve dönünce, gördüğüm yerlerde göremeyince, elimi uzattığımda... tutamağımda yaşayacağım..

Güle güle büyük kaptan, güle güle Lefter'in emaneti...


 
                                                            #SeniUnutmayacağızBüyükKaptanAlex

24 Ağustos 2012 Cuma

Hakkını helal eder misin şehidim?


Memleketi neresi, tanıdık mı diye baktık...

Tane, tane saydık...
Al bayrağa koli bantlarıyla sardık...
Kimimiz için yakaya asılan bir fotoğraf oldun. Öyle olmasa, ön safta yer tutan zevat babana dirsek atar mıydı?
Kahkaha atar mıydı bir diğeri.
Ana-babanın yıkıldığı o anı çekmek için yarışır mıydık bir birimizle...
Babalarının tabutunu seçemeyen çocuklara bakıp gözyaşı döktükten sonra hangimiz, ne yaptı? Hangimiz tek evladını toprağa veren şehit ana-basının elini öpmeye gittik. Hani “hepimizin anasısın”diyordu ya meydanlar kaç ana yüreğine dokunduk. Kaçının bıraktığı yetimleri sevindirdik bu bayram.
Kendi adıma utanarak söylüyorum. Hiç birini yapmadım. Dua etmekten başka hiçbir şey yapmadım.
O yüzden soruyorum hakkını helal eder misin diye.
Bayram diye değil, yasımız var, şehidimiz var diye astık bayrakları baba ocaklarına.
Caddelerde, sokaklarda o albayrakla tur atıyor gençler. Yerini doldurmaya gidiyor yeni Mehmetçikler. Önceleri “en büyük asker bizim asker” dediklerinde gülerdim.
Dün farkettim ki yapamıyorum, sessiz sessiz dua etmeye başlıyorum. Korkuyorum...
Biz hak etmiyoruz biliyorum ama ağlayan anne, donup kalan baba, karnında- kucağında yetimiyle kalan eş ve en çok da sen hakkıı helal et şehidim.

25 Haziran 2012 Pazartesi

Kıskandım, imrendim , özledim…

Futbolsuz hayat ne renksiz diyen bir toplumun şampiyona dışında kalmasının tarif edilemeyen boşluğuydu aslolan.

Doldurmak için ne çok malzeme buldum. Messi’yi, Ronaldo’yu, Klose’yi, Carroll’u Buffon'u, Cech’i izleyecektim…

Bazılarının nasıl olupta şampiyonaya kaldığına anlam veremediğim maçlarda sanırım daha bir nüksetti “nasıl olur ya nasıl orada olamayız” sancılarım.

Olsun Cüneyt Çakır var… Türk futbolunu  tek başına başarıyla temsil etti devler sahnesinde.

Kanayan yaraya Mesut Özil basmak yetti mi? bilmiyorum. İyi ki var dememek hakkını teslim etmemek olmaz ;)

Almanya kaybedince biz de kaybederiz ruh hali yeni değil. Belki o yüzden sarıldık Almanya’ya. Ama benim umudum Yunanistan’dı. Çeyrek final bileti o yüzden şaşırtmadı belki. Tıpkı bizim gibi futbol ile ağlayıp-gülen bir milletin şu dönemde paradan daha çok ihtiyacı vardı eminim yüz güldüren galibiyetlere. Ama bir yere kadar ;) sonuçta sahada futbol konuşuyor…

İlk düdükte tartışmasız finalim Almanya- İspanya’ydı. Ronaldo’yu daha çok izlemek için sanırım 3’e çıktı adaylarım.

Kıskandım…

Jeneriklik goller, kimi zaman muhteşem oyun her şey güzel… Çok kıskandım çok. Ne olurdu milli marşımız yankılansaydı o stadlarda… Sahi kim bu yokluğun sorumlusu biri çıkıp benim dese  kızıp bağırsak geçer mi üzüntüm.

İmrendim…

Bazen göstere göstere , bazen de bir anda gelen gollere de özendim, tarifsiz sevinci doyasıya yaşayan tribünlere de, sevinçten ağlayanlara da. 

Haklı galibiyetle eledikleri rakiplerini teselli ve tebrik için sıraya giren İtalyan futbolcuları izlerken çok ama çok imrendim, hayıflandım.  Sonra Ziraat Türkiye kupası finalinde el ele veren, sarılan Çubuklular ile Bursasporlu futbolcuları hatırladım… gururlandım...

Özledim…

Tüm bu özenti, haset ve heyecanın içinde anladığım şu ki; ben Alex’i özledim, Volkan’ı özledim, Pinto’yu özledim, futbolu özledim. Günlerdir hani şu “süper lig hiç bitmesin” tanıtımı niye dönüyor zihnimde anladım J

Erken finalin hakemi Cüneyt çakır oldu haberi de tüm bunların üzerine güzel geldi. Ama hadi artık benim ligim başlasın, Çakır düdüğü memleketinde çalsın…

Yine atışalım koyu kırmızılı arkadaşlarla, olur bu da geçer diyelim dünya siyah-beyaz diyen arkadaşlara. Yenildiğimizde “ bugün daha çok Fenerleyim” diyim, kazananı canı yürekten tebrik edeyim… Hatta dur ağzım alışsın  " Tebrikler hak ettiniz arkadaşlar ;) "

13 Mayıs 2012 Pazar

Canın Sağolsun Fenerbahçem…

Susmak günü mü… bence değil…

Her maça ligden düşürülme tehdidi ile çıkan  “çubuklular”  böyle bir sezonu iki final oynayarak noktalıyor ise yapılacak tek şey alkışlamaktır.

“Ne mutlu Fenerbahçeliyim” demektir yapılacak en doğru şey…

Böylesi bir sezonda hiçbir futbolcumuzun, hiçbir yöneticimizin, tek bir taraftarımızın bile emeğinin, yüreğinin karşılığı olacak kupa yok dünya üzerinde.

O yüzden taraftar “Kupanız sizin olsun bize Aziz Yıldırım’ı verin” diyor.  “Şampiyonluğunuz da  kupanız da sizin olsun Fenerbahçe’me taş atan elleriniz kırılsın” diye boşuna bağırmıyor Trabzon sokaklarında takım otobüsü taşlanırken.

O yüzden 12 numara tek bir gol ile kaçan şampiyonluk sonrası 'i tt yaptı gururla...

9 puan geride kalınan sezonda kimsenin umru değildi şampiyon olmak. Ya da 5 puan geride başlanılan süper finalde son maçta “ o kupayı Saraçoğlu’nda kaldıracağız”  diye ortaya dökülmeseydi Galatasaraylılar inanın yine de kimsenin umru olmayacaktı.

Bir tek gol değiştirecekti şampiyonun adını. Olmadı. Beraberlik yetti GS’ye.

Keşke GS o kupayı Saraçoğlu’nda , Sarı-Lacivertlilerin alkışları arasında kaldırabilseydi. Ne kadar ağır olduğunu biliyorum . Ama buna yüreği yetecek sadece Fenerbahçe taraftarıydı. Böylesi bir sezonda tüm dünyaya direnerek bir arada duran taraftardı Çubuklular.

Hangi takım tek bir beden gibi kenetlenebilirdi bizden başka. Keşke bunu da yapabilseydik. Kabul birileri yine şapka çıkarıp alkışlamayacaktı tamam çok üzülecektik ama biz yapamadıysak bu bir daha yapılamayacak demektir. Keşke yapabilseydik…

Canı en zayıf yerinden yanmış, hayal kırıklığının ortasında kalmış, kendi mabedine saldıracak kadar kendini kaybetmiş “taraftar”ın üzerine biber gazı sıkmak! İşte o konuda lal oluyor dilim…

Her şeye rağmen tebrikler GS!

Tebrikler hala yenilmez olan Fenerbahçem…

Tek tek alkışlıyorum… Tek tek  teşekkür ediyorum.

Aziz Yıldırım... Oley!

Nihat Özdemir...Oley!

Ali Koç... Oley!

Şekip Mosturoğlu...Oley!

Aykut Kocaman...Oley!

Volkan Demirel…. Oley!

Fehmi Mert Günok… Oley!

Reto Zıgler… Oley!

Bekir İrtegün… Oley!

Josepp Yobo … Oley!

Serdar Kesimal… Oley!

Bilica… Oley!

Orhan Şam… Oley!

Gökhan Gönül… Oley!

Emre Belözoğlu… Oley!

Sezer Öztürk… Oley!

Cristian Baroni...Oley!

Özer Hurmacı...Oley!

Özgür Çek...Oley!

Selçuk Şahin...Oley!

Mehmet Topuz...Oley!

Caner Erkin...Oley!

Issiar Dia...Oley!

Recep Niyaz...Oley!

Moussa Sow...Oley!

Henri Bienvenu...Oley!

Semih Şentürk...Oley!

Orkun Yazgan ve adını unuttuğum onlarca insan...

Ordinaryus LEFTER'i, şeytan Rıdvan'ı da unutmadan tabi.

TEŞEKKÜRLER HEPİNİZE...

8 Mayıs 2012 Salı


Lig bütün renkleriyle güzel de var mı Sarı-Lacivert gibisi ;)

Volkan’a fırlatılan çakıyı unutmak mümkün değildi...Ama ne yaptı lacivert yürekler Saraçoğlu’nda hak ettikleri gibi ağırladı ve uğurladı bordo-mavilileri… Ders alırlar diye düşünmüştüm; bunca lince rağmen hala centilmenliği düşünen taraftarın duruşundan.

Ta ki TS Başkanı Sadri Şener’in o twetine kadar… Ne diyordu: “Son maçımız. Rakip(FB) sahamızdan 3 puanla çıkarsa yıkım olur, dünyanın sonuna benzeyen bir şey olur”  Nasıl yani? Nasıl son maç ! Son maçları aynı zamanda tek rakipleri olan Beşiktaş ile değil miydi? Hani 3.lük için yarışacaklardı.

Hak edilmemiş bir kupayı istemenin ötesinde bir şampiyonluk hedefi bile koyamayan Şener’in 3.'lüğü de gözden çıkardığını o an fark ettim… Taraftara tek hedef gösterdi: “ Düşman FB” katledilecek.

Hedefi kalmayan taraftarın neler yapabileceğini kestirememiştim . O abartılı güvenlik önlemlerini görünce anladım savaşa gittiğimizi de bu kadarını beklemiyordum.

Hiçbir oyuncu sahaya oynamak için çıkmamıştı. Daha maçın ilk dakikalarında işin rengi çıktı ortaya. Kartın rengi 5. dk kırmızıya dönmediyse kırmızı olmadığından değil, sözde hakemin basiretsizliğinden… Kimsenin ırkı, rengi, dili, dini derdim değil… Tek değer insanlık gözümde o yüzden çoook rahat söylerim “Colman sen insan değilsin” diye. O tekmeyi görmeyen hakeme sözüm yok (!)






Peki ya Stoch ve Emre’nin kafasında patlayan çakmaklar, TS Kalecisi Tolga’yı sıyıran sis bombaları…

Üst düzey güvenlik önlemlerinin ortasında takım otobüsünü koruyamayan Trabzon Emniyeti’nin büyük başarısı. O yabancı cisimler nasıl sızdı içeri? Çok kızmıştım kupa elemelerinde Ankara Emniyeti'ne ama şimdi teşekkür ediyorum. Hatıra diye cüzdanın köşesine attığım 1 kruruş da, parfümümü de sokamamıştım 19 Mayıs Stadyumu'n’a. Halbuki o sevimli polis abla “geç kızım” deseydi içerdeydi. Yani o istemediği için sokamamıştım. Üzgünüm ama siz istediğiniz için girdi o çakmaklar stada… Emniyet müdürü ne düşünüyordur şimdi acaba…?

Kimse aman o da bizim oyuncumuzun ayağını kırmıştı, yok efendim zaten kötü insan teraneleri okumasın. Tanıyan herkes bilir Emre’den nasıl hazetmediğimi. Evet bir yerde faul varsa Emre yapmıştır. Cezasını da çeker, sonra paşalar gibi döner yeşil sahalara. Dün itibariyle gözümde Fenerbahçeli’dir artık Emre Belözoğlu. Madem bu bir oyun değil savaş, o da bir savaşçı en gözü karasından. Zokora ise bırakın futbolcuyu adam değil. Vahşi duygularla, nefretle, kinle, intikamla attığı tekmeye kırmızıyı gösteremeyen Abitoğlu ise hakem değil.

Emre’ye, 'Yaptıysa çantasını toplasın' derken de kahramanımdı; 'Abitoğlu çocuklarına ben hakemim demesin” derken de. Çok moda tabiriyle adamın dibi var ya ben de Rıdvan hoca için diyorum şimdi.

“Emre’den bile mağdur yarattılar” diye Trabzon’a laf atanların üzüldüğünün ne olduğunun da farkındayım dertleri insaniyet değil apaçık ortada.



 
Maç sonrası o koridorda ne yaşandı bilmek mümkün değil. Bana düşen benim futbolcumun benim renklerimi taşıyanların söylediklerine inanmak. İnsan olan birinin bırakın kanserli olmak, bir anneye küfredeceğine ihtimal vermem. Ki tercüman Samet de yalanladı “demedim” dedi. Demedim diyorsa dememiştir..

Ama bu gözler gördü o gol kralı adam Ziegler’e tokat attı. Yanıtını nerede nasıl alır bilmiyorum. Allah’a havale ediyorum.

Sahada yaralayamadık diye dışarıda silah çekmediniz mi? Yöneticilerin aracına yöneltilen silahı Fenerbahçe TV muhabiri fark edip yere yatın diye uyarmadı mı? Tüm bunların üzerine anlı şanlı bir resmi açıklamayla “Yaşanan sadece adalet arayışı” demek ne oluyor Allah aşkına. Peki biz 10 aydır adaleti böyle arasaydık ne olurdu ülkede bir fikriniz var mı?

Peki ya Şenol Hoca, “gerginliği iyi kullandılar” demekle kalsaydın haklıydın ya da ne dersen deseydin de “Kağıt attılar bomba değil” demeseydin. Eee bomba atsaydınız o zaman.

Avni Aker’de yaşanan “harbe” benzetme bulabilen Şenol Hoca'ya sözüm: Polyanna’nın sonunu ben yedim zannediyordum sana da mı kalmış…!

Ne demiştik maç öncesi “En iyi plan Allah’ın”. Daha çok güzel planları olduğuna eminim :)

Ve Aykut Hoca. O muhteşem goller sonrası bile “Aman sevinmeyin, üzmeyin insanları” diye yedek kulübesine kızan 'Kocaman' adama şapka çıkarmaktan başka ne gelir elimden. Ona hararetle kalem oynatan eller titrer mi artık bilmem ama yürekler sızlamıştır umarım dün gece… Sözüm sana Kocaman spiker…

Evinde ağırladığı BJK’yi alt edemeyip, puan çalamadı diye TS’ye kızan arkadaşlar ne çok yolunuz var gidecek…
 O zaman der tabi  @fariskaki : 




Ya da borsada yüzde 10’u geçen o rekorun 177 milyonluk faturasını ödersiniz…

Kabul play-off denen sistem başlı başına saçmalık. Kabul boşu boşuna gerildik. Ama biraz insaf be kardeşim sahanızı kapatıp oynamayın mı dediler 4 takımda çıkıp oynamadık mı 5 hafta kıran kırana. En çok da biz kırılmadık mı? TS’ye kart çıkaramayan hakem itiraz etti diye Gökhan’ı tek kalemde harcamadı mı mesela… 5 puan önde girdiğiniz yarışta bize oyun oynadılar diyemezsiniz. Oyun sahada oynandı ve üzgünüm kaleyi bulamadınız.

Linç etmekten bıkmadığınız, başkanından muhasebecisine içerde olan takımın önünde 2 maç 2 kupa var. İsyanınızı anlıyorum. Ben olsam ben de “yuh ayıp ama” derdim bu hale. Her hafta şampiyonluk kutlamasına hazırlanıp her maç sonrası evime boynu bükük dönsem ben de kızardım. Ne deseniz haklısınız saygı duyuyorum zaten kaybettiğiniz bir şey yok.

Kim bilir 2 maç’ta 2 kupa da kaybedilecek belki… Ama kim çıkıp, kutlama yapamazsınız diyecek bize… Hangi kupa ya da şampiyonluk bu var olma mücadelesinin karşılığı olabilir ki… Şampiyonluk da kupa da laf... Ne güzel diyordu Lube Ayar; Liginiz de sizin olsun kupanız da Fenerbahçem’e taş atan elleriniz kırılsın.

105 yıllık çınarın hiçbir şampiyonluğu bu kadar kıymetli değil gözümde 2. olsak 16 Mayıs günü 19 mayıs stadında kupayı kaldıran taraf biz olmasak da hiçbir şey değişmeyecek…

Aykut Kocaman diyordu ya : "Gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır" diye. Az kaldı o güne.

Gecenin bir vakti açıklanmasını hala abes bulsam da sonucu bağlıyor beni. Şikeden ceza yok. Olmayın şeyin cezasının nasıl olacağını anlamamıştık zaten aylardır. Tıpkı Aziz Başkan'ın hala neden içeride olduğun anlamadığımız gibi




papazin cayiri ‏ @papazincayiri ‘nda cevabı yabana atılacak gibi değil bu yüzden…



Her şey bir yana Volkan’ın sözleri yine zihnimde dönüp duruyor. “Demek ki bize rahatlık yaramıyor” Henüz şampiyon değiliz bir 90 dk daha var… Sabırla,inatla, inançla, Fenerbahçe’ye yakışırca geçirilmesi gereken .

Ne güzel şey “Fenerbahçeliyim” demek…



Ve ne güzel son söz “FENERBAHÇE"


Not: Bunların tamamını defalarca duydunuz eminim olsun bir kere de topluca okuyun istedim kimbilir...

4 Mayıs 2012 Cuma

Bu rüya gerçek olsun...

O mu seçmişti, seçilmiş miydi kimse bilemedi. Tek bilen Yaradan’dı…

Ah mı aldı yoksa zoru mu sevdi hep? Onu bilemedi; hep üzüldü… 3-5 günlük gülümsemeleri kahkahaya dönüşemeden gözyaşlarıyla silindi gitti… O kadar çok cam kırığı vardı ki artık umut etmemek en iyi çareydi. Yüreğinin kapısını çizikleri kapansın diye değil yenileri açılmasın diye kapattı…

Eli değildi ki bantlasın, tek çare duaydı…

Telefonun ucunda çınlayan ses bir şeyler yolunda diyordu aslında seçilen kelimelerin hiç ama hiç önemi yoktu. Bu iyiydi…

Gülümsemekten anlatamadığı bir rüyaydı. Tüm kalbiyle gerçek olsun istediği muhteşem bir rüya. Hani o nur yüzlüler vardı ya Onlardan birini görmüştü. Loto tahmini yapan ak sakallı dede gibi değil yaşı yaşına uygun gencecik bir adam J  O kadar gerçekti ki uyandığında yanında olmamasına anlam veremedi.

Kısacık bir metro yolculuğunda oturmuştu yanına rast gele değil seçerek… “İlk görüşte aşka inanır mısın bilmem ama şu an tam da onun ortasındayım” dedi. Öyle gerçek öyle tanıdık ki bu yabancı adamın yüzü, sesi, kapılıp gitti ister istemez. Ama dedi “3 gün yokum bu şehirde sadece 3 gün sonra gelip seni alacağım”

…!

O kapı kapandığında açıldı göz kapakları… Yatağındaydı. O yoktu ama kalbinde ki çizikler de yoktu sanki… Hiç acı çekmemişti ilk gündü sanki hayattaki.

…Bu kadar huzurlu olmasın da ne yapsın… Rüya güzeldi de devam eden bir hayat vardı tüm acımasızlığıyla … Ropörtaj için konuk bulunacaktı. Gündemin uzağında dingin bir konuktu istediği ruhu gibi dingin olsun istiyordu program.  Uygun bir isim önerilmişti. O’nu aramak için telefonu kapatırken gitti sesi. Telefon mu kapanmıştı? Yoo.. açıktı O’nun sesi gitmişti.  Arama motoruna konuğunun adını yazdığında karşına çıkan fotoğraf hayatla tüm bağını koparmıştı. Rüyasında gördüğü adam hani metro da 3 gün sonra döneceğim diyen adam…

Sesini, nefesini toplaması uzun zaman aldı… Her şey normale döndüğünde cep telefonuna rakamları tek tek girip yese bastı. Uzun uzun çaldı telefon açılmayacak diye vazgeçtiği anda “efendim” diyen o ses çarptı kulaklarına, kalbine… Daha bir dakika önce her şey normale dönmemiş miydi…? Bu bir görevdi yerine getirecekti. Kısa bir hal hatır seremonisinden sonra davetini dile getirdi.

Beklediği cevap bu değildi. Üzgünüm ama gelemem… Yine mi başa saracaktı her şey yine mi yarım kalacaktı böyle…
Sessiz kaldığının farkına bile varamadı “orda mısınız” sözünü duyana dek. Teşekkür edip kapatma zamanıydı ama karşı tarafında telefonu kapatmak niyetinde olmadığını fark etti heyecanla. Programınıza gelemem ama nazik davetinize davet ile yanıt verebilirim. Önümüzdeki hafta bir gün çayımı içmeye gelirseniz çok sevinirim . Belki ilerde bir başka program olur tanışmış oluruz dedi. “Ama yarın yurt dışına çıkıyorum 3 gün yokum gelince arasam sizi tabi uygun görürseniz?”

Gerçekten o sözleri duyuyor muydu? Yoksa telefon çoktan kapanmış kalbi kendi kendine mi konuşuyordu? Telefona tekrar baktı açıktı ve gerçekten müstakbel konuğu konuşuyordu. Ele vermek istemedi kendini ne diyecekti aslında bin dün gece sizi rüyamda gördüm mü? İnşallah dedi. Görüşmek temennileriyle kapandı telefon.

Aynı anda bir önceki numarayı yeniden aradı. Karşısındaki daha sabah rüyasını anlattığı bendim bu kez. Bunun dünyevi bir adı yoktu. Telefon hattı huzur taşır mı bilmiyorum ama taşımıştı işte.

Geçmeyi unutan 3 günün sonunda çalmayan telefonu görmek acıtmaya başlamıştı içini. 3 gün 5 gün 1 hafta… 10 gün.

… Belki de hayaldi bilmiyorum ki ! Neyse canımız sağ olsun

10 gün sonra kaydedecek söz bulamadığı için sadece rakam olarak kalan numarayı gördü ekranda. “Kusura bakmayın 1 ülke planlayıp 3 ülkeye çıkınca geç kaldım. Uygun olduğunuz gün bekliyorum mutlaka”

Al işte tek bir cümle ile dünya yine değişti… Anlaşılan o nezih mekanda değil, denizin kenarında buldu kendini ilk kez yüz yüze geldiği adını bile yeni öğrendiği genç adamla. Rüyasındakinden bile daha temiz yüzlüydü, gözlerinin rengi huzurdu.

 “Lafı uzatmayacağım, garip olacak ama hissettiğim bu ne mantık arayın ne de sebep sadece dinleyin” dedi.

O kadar güzel sözün arasında “evlenelim” dediğini mi kaçırmıştı yoksa bu da mı hayaldi? “Cevabınız nedir” sorusuyla duyduğu her şeyin gerçekten duyduğunu anladı.
Ne mi oldu. Hikaye henüz bitmedi en kıymetli reklam arası bu sanırım. Henüz cevabını vermedi çünkü ;)

Not: Yaşanan kurgu değil tamamen gerçek. Hikayesini olduğu gibi paylaşmama izin veren sevgili dostuma teşekkürler... Tüm güzel rüyaların gerçek olsun ;)